Gözünü açtığında çevresini yabancıladı. Bir an nerede olduğunu bilemedi, sonra uyanmaya alışkın olduğu yatağında olmadığını kavradı. Düz, çimenlik bir toprağın üzerinde yatıyordu. Yumuşak bir güneş ışığı gövdesini aydınlatıyordu. Giysileri pırıl pırıl parlıyor, ellerinde güneşin sıcaklığını hissedebiliyordu ancak yüzü, bir ağacın gölgesinde kalmıştı. Üzerinde uykunun verdiği uyuşuklukla, başını eğip kendine baktı. Güneşin üzerine vurmasını severdi. Her ne kadar hatırlamasa da oraya nasıl geldiğini, çevresini çok güzel buldu. Havada bahar kokusu vardı ve kulağına bir kuş sesi geldi. Tembel tembel yanına dönerek gözünün hemen önündeki parlak yeşil çimenin damarlarını inceledi. Derken bir karınca ilişti gözüne; karıncayı takip edip telaşına ortak olunca, aklına kalkmak geldi. Derin bir nefes alıp yorgunluğunun son kırıntılarını da toprağa bıraktıktan sonra yavaşça doğruldu ve sırtını ağaca verip başının altına yastık ettiği çantasını yanına çekti. Çantasında bir şişe su olacaktı. Suyu havaya kaldırıp güneşe tuttu ve parlaklığını seyretti. “Ne güzel!” diye düşündü kendi kendine, “İyi ki hepsini bitirmemişim!”. 50 adım ötedeki, buz gibi akan derecikten habersiz olduğu için elindekiyle yetinmesi gerektiğini düşünüyordu. Birkaç yudum su içip ağzına birkaç tane bayat bisküvi attı. “Önümüzdeki birkaç saat içinde karnımla dostuz artık” dedi yüksek sesle ve gülümseyerek ağaca baktı. Ağaçta hiç hareket yoktu; herhalde o sırada başka şeyler düşünüyordu ağaç.
Ayağa kalkıp derin derin soludu ve jimnastik hareketleri yapmaya başladı. Gözlerini kapatıp güneşe döndüğünde gördüğü kırmızı renk ona her daim mutluluk verirdi. “Yaşamın ve enerjinin rengi bu!” derdi hep. Ağır ağır hareket ederek, kaslarını incitmeden onları uyandırdı. Artık yeni güne hazırdı; çantasını sırtına vurdu.
Bulunduğu yer ağaçların oluşturduğu bir duvarla çevrili aydınlık bir açıklıktı. Ormana girdiğinde, duyduğu sesler çeşitlendi. Yankı yapan kuş seslerine ilaveten, küçük canlıların dünyasından yükselen hafif ama sürekli bir sesti şimdi duyduğu. Bir de uzaktan gelen bir su sesi... Bu onu heyecanlandırdı. Sese doğru yürümeye başladı ve yaklaştıkça, ağaçlardan süzülen ışıkla parıltısı seçilen dereyi görmeye başladı. Aslında buna dere bile denemezdi; sadece bir karış derinliğinde ve bir adım genişliğinde minik bir derecikti bu. O kadar şeffaftı ki, akıntı olmasa suyun varlığını anlamak neredeyse imkansız olurdu. Hafif hafif ve acelesiz akıyor, soğukluğu, içine el sokmadan da hissedilebiliyordu. Şişeyi boşaltıp taze suyla doldurduktan sonra yüzünü çabuk çabuk yıkadı çünkü güneşe rağmen yanakları donmuştu. Mendiliyle yüzünü kuruladıktan sonra bir an durdu ve bu yaşadığına hayret etti. Aynı filmlerde gördüğü, hikayelerde okuduğu ve hayalini kurduğu gibi bir yerdeydi. “Buraya nasıl geldim bilmiyorum ama bunun önemi yok; sonunda burdayım işte!” diye geçirdi içinden.
Derenin üzerinden bir adımda geçiverip ormanın aydınlık derinliğine doğru yürümeye başladı. Çevresinde gördüğü güzelliklerden ağzı kulaklarına varmış şekilde yürürken hem hayret hem de haz duyuyordu. Ayağının altında uzanan ve tüm orman tabanını örten halı, yürüyüş yapmayı eğlenceli kılmak için büyümüştü adeta. Bir ara durarak dakikalarca aynı yere baktı. Dallardaki bir boşluktan süzülen bir parça güneşin pırıl pırıl aydınlattığı eski bir kütüğe konmuş nadir bir kelebekti izlediği. Sonra kelebek uzaklaşınca o da yoluna devam etti. Gerçi nerede olduğunu bilmediği için nereye gittiğini de bilmiyordu ama onun için şimdi bunun bir önemi yoktu. O an için nereden geldiği ve nereye gittiği değildi onun ilgisini çeken. Sadece güneşi ve ormanı izliyor, özlemini gideriyordu.
Az sonra bir yamaca geldi. Yamaç da ağaçlarla kaplıydı ve aşağıda göz alabildiğine orman uzanıyordu. Etrafına bakınıp çevredeki bu değişikliği incelerken, ileride güneş alan bir çıkıntı gördü. Bu demek oluyordu ki o çıkıntının çevresinde fazla ağaç yoktu ve oradan dışarıyı görebilirdi. İlerleyerek açıklığa geldi. Yerden adeta fışkırmış olan bir parça kayanın üzeri yer yer toprak ve çimenle kaplanmıştı. Üzerine çıkması zor olmadı; gördüğü şey yeşil, dev bir vadiydi. Ufka kadar uzanan yeşil renk gittikçe silikleşiyor, toprağın engebeleriyle değişik tonlara bürünüyordu. Bu manzara karşısında kendini çok küçük hisetti ve dalmış gözlerini başının hizasındaki ağaca çevirdi. Dalların arasında sıra sıra ilerleyen karıncaları görüp kendini bu sefer de bir dev sandı. Ormanın kendisiyle bu tür oyunlar oynaması çok hoşuna giderdi. İçiçe geçmiş bu karmaşık, birbirinden farklı gibi gözüken ama birbirini tamamlayan evrenler nasıl oluyordu da aynı anda birarada bulunabiliyordu? Tüm vadiye yayılmış olan orman kendi dünyasını kurmuşken, tek bir ağacın üzerinde binlercesi birarada yaşan karıncalar bundan habersizdiler. Belki de sadece o öyle sanıyordu. Sonuçta o her zaman yalnızca bir gözlemci olmuş ve bilge ormanı anlamaya çalışmıştı.
Kayadan inip yoluna devam etti. Yürüdüğü yerde sanki bir patika var gibiydi ancak şimdiye dek bir medeniyet belirtisine rastlayamamıştı; hem bir yol izi de açıkça görünmüyordu yerde. Buna rağmen içine bol bol temiz hava çekerek bunları kafasına takmadı, yürüdüğü yoldan memnundu ve bir karınca yuvası görünceye kadar da durmadan ilerledi. Karıncalar her zaman onun ilgisini çekmişti ve şimdi de belgesellerde gördüğü cinsten bir karınca yuvası görüyordu. Böyle bir yuvaya en son orta okuldayken rastlamıştı, bu yüzden de hayli heyecanlı, kıpır kıpır tümseği incelemeye koyuldu. Çantasından birkaç parça kraker çıkarıp karıncaların üzerine doğru ufaladı. Kırıntıların yok olması şaşılacak kadar kısa sürmüştü.