Sırtımı pencereye dönmüş, oturuyorum. Güneş bulutların arasından yüzünü gösterdikçe, odanın içinde, yerde, duvarlarda, hareket etmeye başlıyor yapraklar. Yaprakların arasında nokta nokta, kırpık kırpık güneş parçaları... Deniz gibi kıpır kıpır oluyor halı; eşyalar dansetmeye başlıyor. Oturduğum yerden görebiliyorum bulutların ne kadar hızlı göç ettiklerini. Rüzgar durup yapraklar sakinleştikçe odamda kuşlar görüyorum. Bir tanesi sandalyeye çıkıyor, bakın işte biri gitarın tellerinde! Pencerenin içinden geçen güneş huzmelerine kuş sesleri eşlik ediyor. Yapraklar hışır hışır uçuşurken, gölgeler ve sesler yetiyor bana; çevirmiyorum başımı dışarıya.
Derken kuşun biri gitarın teline dokunuyor. Çıkan büyülü sesle bulutlar güneşin önünden çekiliyorlar ve pırıl pırıl oluyor ellerim. Ses yavaş yavaş yok olurken, ardında eskicinin bağrışı duyuluyor derin derin ve tekrar bulutların gölgesi düşüyor üzerime.
Bu sırada bir fikir geliyor aklıma! Aynı anda hışırtılar artar ve aydınlık içeriye girerken, ben kurumuş sarı bir yaprağa tutunup aşağıya iniyorum. Son bir kez çimenleri görebilmek niyetim. Yakında kış gelecek ve bütün yeşillikler, sıcak renkler, çiçekler kaybolacak ortalıktan. Onlara veda etmeye gidiyorum. Ayağımı toprağa basıyor ve sırtımı bir ağaca verip oturuyorum. Kapalı gözlerim parlak güneşin sıcaklığında kıpkırmızı bir boşluğa gülümserken, ellerim çimenlerin üzerinde geziniyor.
Uzaktan eskicinin sesi duyuluyor, ben gözlerimi açıyorum. Hışır hışır rüzgar hala kendini belli ediyor ama ne kuş cıvıltıları duyuluyor artık, ne de güneş parçaları var içerde. Sanırım bulutlar bir süre kapalı tutacaklar güneşin perdelerini.